Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

DAĞ

Yazar: Posted on

Tam ortasındayım bir dağın, bir de şairin yolun yarısı dediği yaşta.  Zirveye varmak için gideceğim yol, geldiğim yoldan daha dik ve düz. Tepeye kasket gibi oturmuş çıkıntının hemen üstü zirve. 15 dakikadır kıpırtısız bir haldeyim. Bedenime sarılı halatlardan parmak ucuma kadar uyuşmuşum. Neyi bekliyorum? Gerçekten hiç bir fikrim yok. Ön tarafım, dağın tüm sıcaklığını bedenime Temmuz güneşinin kavuruculuğunda iletiyor. Oysa aylardan sadece Mayıs. Bugün oğlumun doğum günü. 

Bacağımın birisini karnıma doğru, karnımın izin verdiği ölçüde çekebilmişim. Yanağım yastığa yatar gibi yaslanmış. Alnımdan inen terler gözümün içini yakıyor. Diğer ayağım, boşlukta. Bir yere konma umudu ile nafile tırmalayıp duruyor. Sağ elim bir çıkıntı bulmuş neyse ki ama sol elim de boşlukta. Allah’ım ben burada tam olarak neyi ispatlamaya çalışıyorum kendime.  

Oysa başlarken bu kadar zor görünmüyordu. Keçi gibi tırmandığımız dik patikanın ardından asıl tırmanış alanının olduğu yere geldiğimizde “bu muymuş!” dedim hafif alaycı gülerek. Benim ayakkabılarım patikayı koşarak çıkmamı sağlayacak kadar vibran tabanlıydı. Öyle satmıştı satıcı. 

– Merhaba, bir eğitimde dağa tırmanacağım da ben. Ayakkabı olarak ne önerirsiniz acaba ? 

Maaşımı gözümü kırpmadan bıraktım kasada. Sanırsın dükkanı bir aylık kiraladım. Sadece ayakkabıyla kalmadım tabii. Klimatik tshirtler, çoraplar, pantolonlar. 

Tırmanma halatına gerek bile yoktu bence bunlar varken. Şimdi kalakaldım burada. 

Hep o çengel yüzünden aslında şu an bulunduğum durum.  Görür görmez açılacakmış hissi vermişti bana. 

Kılavuz dağcı Mümin beni bağlarlarken, “kopmaz değil mi bunlar, taşır mı benim ağırlığımı?” diye soruşuma cümle kurma gereği bile duymadı.  

– Taşır. 

– Peki ya bu çengeller ?  

Elimle açıp kapatarak sordum.  

– Açılır mı?  

– Sen elinle oynamazsan açılmaz, dokunma onlara. Tırmanmana bak.  

“Ya elimle oynarsam. Bayağı açılıyor bunlar!” dedim yine açıp kapatarak. 

Kilidini çevirirken, “onlarla oynayacak vaktin olmayacak yukarıda.” dedi. 

– İyi de birden bire açılıverirse bunlar. Var mı öyle bir ihtimal?  

Cevap bile vermedi. Şakaya gelir yanı yok olayın sonuçta, bırakır mıyım hiç burada?  Endişe benim göbek adım. 

– Yalnız tatmin etmedi beni verdiğiniz cevap. Epey tedarikli geldim gerçi ama. Kıyafet, ayakkabı falan.    

Hiç tınmadı bile. “Açılmaz o çengeller, tedbirlerimiz yeterli. Hiç sorun yaşamadık şimdiye kadar. Herkes yapıyorsa sen de yaparsın, korkma bu kadar.” dedi.  

– Korkmuyorum ya, ne korkacağım. Hazırım ben. 

Bir önceki kişi en tepeye çıktığında kopan alkışlar tezahüratlar bana da eşlik etti. Mümin’in “hadi bakalım” diyerek sırtımı sıvazlaması ile ben de başladım tırmanmaya.   

İlk bir kaç adım kolay. Eğim var. Alkış var. “Hadi yaparsın, süpersin” sesleri geliyor. Ellerimi, ayaklarımı basabileceğim güzel oyuklar arasında kendimi şaşırtan bir kaç seri hareket gerçekleştirdim. Ayakkabılar çok sağlam tabii. Değdi o kadar para vermeme. 

“Yapabiliyorsun, afferim kızım” diye kendi kendimi destekliyorum bir yandan.  

Mümin de başladı; “Seçil iyi gidiyor, aynen devam, süpersin.” Beklemiyordu herhalde benden o soruları sorunca tırmanacağımı. Vazgeçer bu diye düşündü. Baktı devam ediyorum, sevindi garip. 

Gitgide dikleşmeye başladı dağ. Tezahüratlar kesildi, Mümin sadece ultimatomlar vermeye başladı arkamdan.  

– Sağa geç, oradan devam et, başını kaldır, aşağıya bakma.  

Aşağıya bakma derken. 

– Sana aşağıya bakma dedim. Kaldır kafanı yukarıya.  

– Tamam Mümin.  

Zeminle açım tam doksan dereceye gelmeye başlayıncaya kadar sesim çıkmadı fazla. Ne dediyse yaptım. Üstüne bile çıktım. Neredeyse amuda kalkacağım. Öyle bir iyiyim. Baret kafamda çok afilli duruyor. Kıyafetlerimle çok uyumlu. Dağcılık mı yapsam ben? Zirve falan hoş geliyor insanın kulağına. 

“Solda bir boşluk göreceksin, koy elini, kendini yukarı çek!” diye bağırdı Mümin.  

Bakmadım aşağıya bu sefer. Kızıyor sonra.  

Elimi uzattım.  

– Nerde boşluk?.

– Hemen sağ tarafında.  

Yanlız o hemen dediğin yere uzanmam için iki metre olmam gerekiyor benim Mümin. İki kolumu birleştirip uzansam uzanamam. 

– Tamam uzanıyorsun.  

– Ama düşecek gibiyim.  

– Düşmezsin it biraz bacaklarından. Kollarınla kendini çekebileceğin alan yarat kendine.  

Bu nasıl bir cümle Allahaşkına. Öyle bir alan nasıl yaratılır. Bileklerimden ağlar çıkarıp kendimi üstüne mi atayım? 42 derece bükülüp oradan zıplayıp amuda mı kalkayım? Mümin’e kolay tabii. Dağın üç boyutlu haritasını çıkarmış, açı ölçer gibi derece verip algılamamı bekliyor. Viskozite desem kalırsın ama zınk diye!

– Çok düşünüyorsun, hareket et.  

Evet düşeceğimi düşünüyorum. İçimde konuştuklarım Mümin’e çoğunlukla anlamlı sesler yerine homurtu olarak çıkıyor ama Mümin bu dili de biliyor anlaşılan. 

– Kafanın dikine dikine gidiyorsun ama. Bakma aşağıya dedim!!!

Ne kadar yüksekten düşeceğime, düşünce ne kadar kırıkla kurtulacağıma bakıyorum. O da yaşarsam. Ama yüksek ihtimal ölürüm.  

– Birşey olmayacak korkma.  

Aklımı mı okudu O? 

Çocuğumu bırakıp gelmişim ikinci yaş doğumgününde. Yanında olamayacağım diye ağlayan vicdanıma “kendimi seçiyorum” deyip çakmış öyle çıkmışım evden muzaffer bir edayla.  

Telefon yok, haber yok, kim, nasıl, nerede, ne yapıyor haberim yok. Eve kötü haberim giderse affetmem kendimi. Öte tarafta bile cezalandırır dururum vallaha. 

– Bacaklarınla it çekerken. Beline yüklenme fazla. Vücudunun kontrolü sen de bırakma. Aşağıya bakma dedim! 

Tamam da benim artık tırmanacak bir alanım yok ki be Mümin kardeşim. Bırak dağa tırmanmayı düz yolda düşen bir insanım ben. Nasıl ilerleyeceğim buz pateni pisti gibi burası. Elimi ayağımı attığım her yerden kayıyorum. Sen de haklısın tabii. Madem bu kadar mızıldayacaktın niye geldin buraya diyorsundur içinden. Çattık, bununla mı uğraşacağız diyorsundur. De tabii sen de haklısın. Bendeki kendine bir şeyleri ispatlama çabası işte. Niye bu kadar zorluyorsam ben de soruyorum bazen kendime. Sor sen de. Hatta fırsat bulmuşken suçla beni, eleştir. 

– Solunda boşluklar var tutunabileceğin. Tek yerde kalma, tek açıdan bakıyorsun. 

Evet ben de kendimi çoğunlukla suçlarım bununla. Bak başladın sen de iyi gidiyor afferim. Ben de sana bunun kılavuzluğunu yapayım mı ? 

– Duyuyor musun beni !? 

– Tamam tamam duyuyorum.

– At şimdi sağ elini sağ köşeye kaldırıp. 

Elimi köşedeki minik boşluğa götürüp çektim kendimi yukarıya doğru. Ayaklarımla tırmalaya tırmalaya hafif hafif çıktım. Dizlerimden de güç aldım bir yandan ipe asılıp. Daha kolay oldu böyle sanki derken birden çığlık çığlığa kaymaya başlamam bir oldu. 

Çengelle gözgöze gelince o kadar panikledim ki hepten bastım çığlığı. Geldiğim yolun yarısını kayarak geri döndüm. Çektiler yukarıdan da ancak öyle durdum. O tabanları tır lastiğine benzeyen ayakkabı, pazardan alınmış altı beyaz lastik pabuçlardan bile hızlı kayıverdi de konamadı bir yere.

Boşluk derken tam olarak, bir dağın orta yerinde, yerden 15 metre yukarıda ipe asılı kalmaktan bahsediyorum. Koala gibi sarıldığım ipin ucunda salınımlar yapıyorum bir sağımdan bir solumdan çarpa çarpa. İç organlarım birbirine vuruyor. Ellerim terlemiş, kayıyor. Bacağımdan ılık ılık kan geliyor. Bacak kaslarım, kasıklarım ağrıyor. Kıyafetlerim ağır gelmeye başlamış. Kan, ter ve gözyaşı filmini çekiyorum burada. Ayakkabımınsa umru değil tüm bu olanlar. En çok ona kılım. Bir de halatların geçiş köprüleri olan üç gramlık çengellere. Ya açılırsa bunlar harbiden. 

– Çok korkuyorummmmm, yapamıyorum!!! 

Bütün içimde konuştuklarımı özetleyen tek cümle bu oldu. 

– Sakin ol ve sağa geldiğinde hemen omuz hizanda ki küçük çıkıntıya tutun.  

Bir kaç kere daha salındıktan sonra daha fazla devam edemeyeceğimi anlayıp sağ sol demeden ellerimle tırmaladım bir iki defa tutunayım diye. Olmadı. 

Bir kere daha ayağımla vurdum son seferde hedefi tutturmak için. Sümük gibi yapıştım hangi yönde olduğunu bilemediğim çıkıntıya hızlı bir şekilde. 

– Ahhhhhh!!! 

Çıkıntılardan biri karnıma, biri bacağımın üstüne girdi ama tutundum. Yağlarım acıya kalkan oldu bir parça. 

İşte o andan beri kıpırtısız şekilde duruyorum.

– Devam et, ayağını sol köşedeki daha büyük çıkıntıya yerleştir daha rahat orası.  

– Yok yapamam. Burdan bir milim bile kıpırdayamam Mümin.  

– Tamam dinlen biraz. Sakinleş. 

Dinlen mi?! Kuş tüyü yatağa uzandım sanki. Hay Allahım ya!. 

Ruhum, kendime inancım, cesaretim, güvenim düştü parçalandı az önce benim. Yerle birim. Bari bedenim burada sağlam kalsın. Tek çabam o şu anda. Kıyafetlerle ayakkabıyı da ben parçalayacağım buradan inebilirsem. Canım çok acıyor yaaa! 

– Ne yapıyorsun babacım sen orada. Annen nerde ?

Canım acıyor baba. Oyun oynuyordum ama inemiyorum şimdi. 

– Annen nerede?

– İçerde, çok korkuyorum. Çok yüksek. 

– Nasıl çıktın peki sen oraya güzel kızım ? 

– Sandalyeye çıktım ama düştü sandalye. 

– Korkma, düşmeyeceksin, tutarım ben seni. Hareket etme sadece. 

– Bacağım çok acıyor ama!!!

Üçüncü kat balkonunun demirlerinden bir bacağımı dışarıya doğru sallandırıp demirin üstünde ata binme oyunu oynuyordum. Taaaa ki aşağıya bakana kadar. Annem mutfakta yemeğe dalmış, benim sandalyeyi aldığımı görmemiş. Çocuklar herşeyi kaşla göz arasında yaparlar çünkü. Ruhun bile duymaz.O boyda bir çocuğun bizim balkon demirlerine tırmanması imkansızdı ama sandalyesiz senaryoda. Çıkarken sandalye yere düşünce kalakalmışım orada.Bir de bacağım sıkışmış demire. İyi ki de sıkışmış derdi babam. 

Babam, düşersem diye kollarını açmış, kafası yukarıda bana bakıyor. Beklerken iki metre ilerideki ev zilini bile çalamadım diye anlatırdı hep. Birisi geçip te zili çalmasını rica edince anneme ulaşmış. “Bacağım çok acıyor baba” diye ağlamaya başladığım sırada annem arkamdan gelip kucaklamış. Bütün bunların oluş süresi ise okuma süresinden bile kısa. 

– Bacaklarım çok acıyor . 

“İyi misin” diye bağırdı aşağıdan Mümin. 

“Değilim” diye hıçkırdım. 

Gözümden inen yaştan, terden gözlüklerim de iyi değil artık. Babamı çok özledim, O gelsin alsın beni buradan. 

– Devam edebilecek misin? İndirelim mi seni oradan?

“Hayır”, deyip daha da hıçkırdım. Neye hayır dediğimi anlamadığından ağlamam için biraz daha bekledi Mümin. Devam edersem muhtemelen öleceğim. Ama vazgeçersem utancımdan öleceğim. Her şekilde öleceğim kısaca. Nasıl daha onurlu ölünürü düşünüyorum şurada bir müsaade etsen. Yıkığım bildiğin.

– Herşey yolunda, sen güvendesin, ipler çok sağlam. Yukarıda seni tutan bir sistem ve iki kişi var. Hiç bir şekilde düşmeyeceksin. Sadece hareket et ve ne yapacağına karar ver. 

Nasıl öleceğimin kararını vermem bekleniyor benden. Ortaya karışık mı alsam n’apsam bilemedim ki. 

“Devam edeceğim ama nasıl bilmiyorum?” diye bir daha hıçkırdım. Hayır, daha çok böğürerek ağlamaya başladım. 

“Birazdan sakinleşeceksin, panikle çok sallanma yeter. Sonrasını ben söyleyeceğim sana, dinle ama beni” dedi Mümin. 

Çaresizim zaten, dinlemeyip ne yapacağım. Buralara kendimi koştura koştura atarken düşünecektim ben bunu. Annem mi o konuşan. Allah akıl fikir versin. Rahat batıyor kızım sana. 

Ya anne bir sus allahaşkına bak, Allah’ın adını verdim. 

Güldüm sonra kendi kendime. Ağlarken gülmek güzel şeydir. Cesaret verir insana. Deliliğe vurdurursun işi. Güç gelir. 

Sildim sümüklerimi, gözyaşlarımı elimin tersiyle. Bekledim biraz daha. Bir şarkı geçse aklımdan ne söylerdim acaba. Cebimize öksürürdü babam ya da şarkı söyleyin derdi biz küçükken korkmayalım diye. Karanlıktan korkardık en çok. Ben genelde öksürük tercih ederdim. Kardeşim şarkıya sığınırdı. Kendi içimizin karanlığına da iyi gelir mi acaba bunlar baba ? 

– Hazırım!

Hazır olmak demeyelim istersen ona. Demek yeteri kadar korkmamışsın. Demek bedenin henüz yeteri kadar darbe alıp morarmamış, demek daha peynir ekmekle yiyecek az aklın daha kalmış diyelim. 

“Tamam, merak etme, beni dinle sadece” dedi Mümin. Beni anladığını anladım ses tonundan. Güvenmek iyi geldi. Sesindeki eminliğe, ne yapacağını bilir haline teslim olmak iyi geldi. Anlaşılmak iyi gelir insana her zaman. Ben devam edecek cesareti gösterdim sonrasında, o da beni çıkaracak. Cesaret tam olarak neydi bilmiyorum ama ikimizde şansımızı deniyorduk. Birbirimize güvenmeyi. Babama güvendiğim gibi. “Sakın hareket etma alacağız kızım seni oradan.” 

– Tamam baba! 

– Sol alt tarafta küçük bir oyuk var, gör orayı. Paralel ilerlet bacağını daha rahat. Bir adım yukarı kaldır şimdi ayağını. Çok güzel. Sol elinle uzan, uzanabildiği yere tutun. Çek şimdi yukarıya kendini. 

Ne dediyse yapmaya çalıştım. Aşağıya yağmur gibi ter indiriyordum muhtemelen. Üç santim yukarı çıkıp beş santim düşen kurbağa misali problemlere konu olmaya devam ediyordum ama duydum Mümin’i. Kendimi duymak hiç iyi gelmiyordu çünkü. Öksürük te kesmedi. Mümini taktım kulaklığıma. 

En çok kendisine olumsuz konuşurmuş insan. Kendime sürekli düşeceğimi söylemekten başka birşey yapmıyordum. Tırmanışın son üç metresinde artık pantolonumun dizleri parçalanmıştı. Dizlerim de kanıyordu, üstüm başım toz, toprak, ter içindeydi. Tam aşağıya bakacakken yukarı kaldırdım kafamı. Dağın son noktası. Kaskete gelmişim.  

Ayağı koyacağım bir yer yok. Havada sallanırken barfiks çekmem bekliyor kanımca. Nasıl yaparım diye düşünürken araya girdi yine Mümin. 

– Beni çok iyi dinle şimdi. Bacağını kaldırabildiğin kadar yukarıya çıkar, ellerini bırakma ama sımsıkı tutun. Sağa doğru iç tarafa kıvrılan küçük kabuk göreceksin, bas oraya ayağını. 

Kafamı kaldırınca gördüm o bas dediği yeri. Aşağıdan görünmüyordu hiç. Alt tarafta halı saha futbol maçı yapabileceğin gizli bir alan bulmak bir bayram havası estirdi içimde. 

Uzattım ayağımı. Basarken kaydım yine. Ama ellerimi bırakmadım bu sefer. Çığlık attım sadece. Dizlerim sürtünmeken acı acı bağırıyordu. 

– İyi misin ? 

– İyiyim. 

– Dene bir daha. 

Tekrar denedim. İpi daha sıkı çekti yukarıdan birisi. Ayağımı tekrar attım yukarıya doğru. Tekrar çekildim yukarıdan hafifçe. Bütün gücümü topladım. Basıverdim. Son adım kalmıştı artık. Dizlerimin üstüne sürünürken ipten çektim kendimi. Gücüm bitti artık diye düşünürken yukarıdan yere yatmış bir el sımsıkı tuttu bileğimden. 

Nefesimi kontrol altına almamı, sakinleşmemi, aşağıya bakıp gülümsememi ve el sallamamı da oldukça uzun bir süre beklediler. 

Mümin “ aşağıya bakabilirsin artık” diye bağırdığında ufacık uzanabildim. Kısacık alkışladım kendimi. Cesaretimi görememişim o zaman şimdi gördüğüm gibi. Destekle başardım diye yok saymışım 30 metrelik dimdik bir dağı, spor yapmayan bedenimle çıkabilmeyi. Büyütülecek birşey değildir yaptıklarınız. Bize hep böyle öğretildi. Olması gerekeni yapar sonrakine geçersiniz. Takdiri teşekkürü genelde duymazdan geliriz. Olağandır başarmak. Bunun için kutlama yapılmaz. Ben de kutlamadım kendimi, kutlamaları duymadım o dağın tepesinde. Titredim durdum kuru bir yaprak gibi. 

İnmem gerekiyordu artık. Bir sonraki geliyordu arkamdan. İnerken daha hızlıydım. Yere sırtüstü paralel kalıp, ayaklarımla zıplarken poz vere vere inmek isterdim ama yapamadım. Onun yerine canımı acıttım. Çoğunlukla dikey kalabildiğim  için inerken bedenimin ön tarafını kazıdım. Ama indim. Söylenmeden, elimden geldiğince Mümin’i dinlemeyerek ve aşağıya bakarak.

Mümin, diğer çıkanı, ekip arkadaşının kılavuzluğuna verip geldi beni karşılamaya. 

“Yapamıyorum deyip te ne kadar çok şey yaptın bugün” dedi. Binlerce kere “yapamıyorum” demişim çıkarken. Hiç duymamışım. 

Sarıldık. Ağladım, katıla katıla omzunda. O gün babama sarılıp ağladığım gibi. Oğlum gibi de simsiyah, sıcacık gözleri vardı. Bir daha da görmedim sonra. Ama hep anarım. Bana söylediği bu güzel cümleyle anarım. 

Aradan 6 sene geçti. Yapamıyorum diye diye yaptıklarım ve yapmak istiyorum deyip yapamadıklarım arasında geçen yaşamıma ve olmasa da cesaret gösterdiklerime, olduramadım diye yanıp kül olduklarıma selam etmek istedim. Kendi cesaretime ve çıkmama izin veren bedenime teşekkür etmek istedim. En zirvede ellerimi kaldırıp kendimi kutlamak istedim.

Babama selam ve rahmet göndermek istedim. 

Panikleyip iki metre ötedeki zili çalmak, ne işin var orada diye bağırmak yerine, düşersen seni tutarım, buradayım, güvenini hayatımız boyunca bize veren, herşeyi bırakıp sıfırdan başlanabileceğini öğreten, yazarlığa geçerken bile, kendimden önce bana güvenen babamın ruhuna değsin istedim. 

O dağı, bu yazıyı yazarken bir kere daha babam için büyük bir cesaretle tırmandım. Bilsin istedim.  

Yazarın duası yazısıdır demişti Murathan Mungan. Dağ gibi babama dua etmek istedim… 

6 Responses
  • Gizem Ardıç
    Ekim 12, 2018

    Kelimelerinin içinde duygudan duyguya savrulmayı çok seviyorum… Yüreğine, kalemine, emeğine binlerce şükür 🙂

    • Seçil Güven
      Ekim 12, 2018

      Okuyan yüreğine, gözüne, yorumuna canına sağlık Gizemciğim <3

  • Aysenur
    Ekim 12, 2018

    Yazarın duası yazıysa, okurun amini de süzülen bir göz yaşı olsa gerek… çok güzelsin…

    • Seçil Güven
      Ekim 15, 2018

      Gözünden akan yaşları toplar avucumun içinden öperim. Kıymetlim. Sen daha güzelsin.

  • Yonca Tandogan
    Ocak 3, 2019

    Ah Seçil seninle o dağa tırmandık ve seninle baban için dua ediyoruz. Ne kadar samimi bir anlatım ve akıcı bir yazı. Bundan sonra da başarılarını hep birlikte kutlamak dileğiyle.

    • Seçil Güven
      Ocak 3, 2019

      Yoncacığım değerli yüreğine sağlık , teşekkür ederim. Okuman çok mutlu etti, sevgilerimle…

Yorum yapmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.