Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

EVRENLE AYNI YAŞTAYIM

Yazar: Posted on

Zil çaldığında ortalık darmadağınıktı.

Oraya buraya atılmış kıyafetler, ayakkabılar, sırt çantaları, anı defterleri, fotoğraflar, yazılar ama en çok kitaplar .

“Toplanmadınız mı hala, geldiler ama.”

“Ay hayır yok toplanamadık tabii ki, kolay mı?” dedi hepsi bir ağızdan.

“Hay Allah, nasıl yapsak, gelenleri nereye alacağım?”

“Beklesinler biraz lütfen, bunca beklemişler, elbet gideceğiz” dedi içlerinden 8 ve 9 numara aynı anda.

Kızgın gibiydiler, biraz da kırgın sanki.

“Ağladınız mı siz bakayım” dedim yanlarına gidip.

“Ay rica ederim fazla yaklaşma,” dedi 5 numara , ağlamaktan kıpkırmızı olmuş güzel gözlerine bakmama izin vermedi, eliyle durdurdu beni. En çok
O’nunla anlaşırdım.

Hepsi birdi benim için ama hem Ada’dan, hem de kendi yolculuğumun başlangıcı saydığımdan aramızda

çok özel bir bağ vardı.

Ellerimi açtım iki yana teslim olmuş gibi, “peki madem” dedim, çıktım odalarından.

O sırada çalan kapı geldi aklıma. Zil bir kere çalmıştı, acaba yok sanıp gitmişler miydi?

“Olur mu hiç, gelen geri gider mi? saçmalama!!! diye düşünüp aynı anda “geliyorummm” diye seslendim. Ah benim hiç susmayan seslerim.

Alalacele açtım kapıyı.

Sıcak bir gülümsem ile karşılaştım kapının önünde.

Bir küçük turuncu valiz, bir de çiçekli el çantası ile karşımda duruyordu.

Kendinden emin, başı dik ve biraz mağrur görünüyordu.

İçeriye mis gibi bir çiçek kokusu gelen misafirden önce girdi.

“Merhaba,” dedi. Görüntüsünden beklenmeyen bir içtenlik vardı sesinin tonunda.

“Size de merhaba,” dedim biraz şaşkın.
Girmek üzere hafifçe adım atınca sonuna kadar

açtım kapıyı.

Açmayıp ne yapacaktım ki? O’nun da izin ister gibi bir hali yoktu zaten.

İçeri girip yanımdan geçerken kahverengi, hafif dalgalı saçlarından dağılan nergis kokusu bu sefer ciğerlerime kadar ilerledi.

Valizini girişe koydu, çantasını ve elinde tuttuğu uzun ince, beyaz hırkasını masanın üstüne bıraktı.

Ayakkabılarını çıkarmadan, izin istemeden ve bunun tereddütünü bile yaşamadan öylece olduğu gibi girdi içeriye.

Sanki kırk yıllık eviymiş te her köşesini biliyormuş gibi pencerelere doğru yöneldi.

İki eliyle perdeleri çekti kenarlara, kaldırdı pencerelerin kollarını, onları da itti yanlara doğru.

O’nun o hareketini beklermiş gibi de arsızca girdi içeriye rüzgar, çiçek kokuları yine bir salındı etrafımda umarsızca.

Bilerek mi yapıyordu acaba? Ben en çok çiçek kokusu severdim.

Sürekli nereden geldiğini anlayamadığım ama en çok

nergis, beraberinde yasemen, sümbül, leylak kokularının karışımı ile beni büyülemeye mi çalışıyordu?

Beyazın üzerinde minik turuncu, mavi çiçeklerden gömleği, siyah dar paça kapri pantolonu, siyah babetleri ve yuvarlak kemik gözlükleri ile öylece dikildi bir süre pencerenin önünde.

Ne düşünüyordu acaba, hayretle izliyordum. Ne şahane görünüyordu. Sadeliğin ihtişamı…

Saçlarını hızlı ve çevik bir kareketle tepesinde topladı ve yüzünü bana döndü.

Aynı anda karşılıklı göz göze gelince gülümsedik birbirimize.

Ben O’nun kendinden bir an bile tereddüt etmeyen ve ne yaptığını bilen hallerine hayranlıkla, O’da benim şaşkınlık içerisinde sürekli boyutu değişen gözlerime ve komik yüz ifadelerime muhtemelen…

Öyle tazecik, öyle güzel, öyle hayat
dolu görünüyordu ki çok şaşırmıştım gerçekten.

Ben nasıl görünüyordum acaba. En son aynaya ne zaman bakmıştım hatırlayamadım.

Biraz utandım pejmurde hallerimden, çekiştirdim

üstümdeki eşofmanları. Ellerimle tarak bile değdirmediğim saçlarımı düzelttim.

Pencerenin kenarındaki ikili koltuğa oturdu önce.

“Kahve içer misiniz?” diye sordum.

Elini yanındaki mindere koyup iki defa pıtpıtladı oturmam için.

“Gel, birazdan içeriz.”

Gittim oturdum yanına.

Elimi tuttu, kulağıma hafifçe eğilip,

“Korkma insancık korkma” dedi.

Geri çekildim,irkildim.

Yıllar önce okuduğum kitabın içinden fırlamış gibi konuşuyordu.

Sakince, iki eliyle avuçlarının arasına aldı ellerimi. Sıcacıktı.

“Kendi gücünden nasıl korktuğunu, ortaya çıkarmasın diye nasıl uğraştığını biliyorum. Nasıl saklandığını izliyorum. Kapatırsan ya da daha büyük görünürsen kimse görmez zannediyorsun.

Oldukça başarılı olduığunu da söylemek isterim. Yine

de ışık her yerde ışık işte dedi kocaman gülümseyerek.

Bir yandan da bu zamana kadar okuduğun kitapları, sevdiğin yazarları, izlediğin filmleri, neler hissettiğini, yazdıklarını, en sevdiğin şarkıları, yaşadıklarını, seni üzenleri, mutluluklarını, öfkelerini, kocanla ilişkini, çocuğunla ilişkini, fikrinin nasıl değişeceğini ve seninle ilgili bir çok şeyi de biliyorum”dedi.

“Ama bir o kadar da bilmiyorum. Buraya kadar tırmanıp topladıklarınla, ceplerine doldurduklarınla, yaşadıklarınla, duygularınla ne yapacağımızı, neyi, ne zaman ve nasıl kullanacağımızı hiç bilmiyorum. İşte hepsini artık birlikte göreceğiz. Çok heyecanlıyım”

Heyecanlı mı? Ben hiç değildim. Ne bu böyle damdan düşen kedi gibi, analizler, havalar, umarsızlık.

Düşüncelerimin arasına girip, hiç durmadan devam etti.

“40 yıldır izliyordum seni, birlikte ne yaşayacağımızı görmek için tam 40 yıl sabırla bekledim dile kolay. Artık sahne benim” dedi ve yanımdan kalkıp mutfağa doğru gitti.

Kokusu hemen yanıbaşımda kalmıştı. Mıhlanıp kaldım yine.

Çekmeceyi açıp kahve çıkardı.

O kadar olağandı ki her davranışı, “bırak ben yaparım, orası benim mutfağım” diyemedim. Alana müdahale ediyordu ve ben sesimi bile çıkaramadım.

Sanki ben misafir o evsahibesiydik.

“Biliyor musun, 40 büyülüdür,” diye devam etti hiç ara vermemiş gibi.

Bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır mesela,

Olgunlaşmak için 40 fırın ekmek ye derler,

Bir yastıkta tam 40 yıl kocamanı dilerler,

Masallarda düğünler 40 gün 40 gece sürer,

Beden susuzluğa ancak 40 gün dayanabilir,

Kutsal metinlerde 40 gün veya 40 yıl arınma bekleme veya hazırlanma süresidir,

Kartal bile 40 yılın ardından hazırlanır yeniden doğuş uçuşuna,

Daha bunun gibi bir çok sembolü tüm dinlerde ve kültürlerde sayabilirim sana.

Bununla birlikte çizgilerinin her biri ayrı güzel olur 40’ından sonra.

İnsanların ne düşündüğünün çok bir önemi kalmaz, herkesi olduğu gibi kabul edersin en çok ta kendini.

Ne istediğini iyi bilirsin ama neyi istemediğini daha da iyi bilirsin.

Deneyimlerine daha çok kulak verir, hata yapmanın da bir gün mutlaka bir yerde işe yarayacağını düşünürsün.

Hiç bir şeyi geçiştirmezsin ama gereğinden fazla da zaman harcamazsın.

Kendine iyi gelecek davranışları, yiyecekleri, kıyafetleri, ortamları, insanları bilir, yenisini de
dener ama sevdim diye de ayağını dar bir ayakkabıya sokmaya kalkmazsın.

Rakamlar, kilon, yaşın, boyun, zamanın olmaktan çıkar. Çünkü kendi değerini, kalbini, kafanı ve sağlığının ölçüsüzlüğünü anlamış olursun.

Rakamları değil bedenini, aklını ve kalbini dinlemeyi öğrenirsin.

Yapamadığın, yetişemediğin şeyler için suçluluk duymaktan vazgeçersin, olduğu kadar der, devam edersin.

Aşkın huzurlu olur, anlayışın artar, küs kalamazsın.

Aileye ve arkadaşlığa bakışın da değişir, yaklaşımın da.

Zekanın da birden bire artacağı doğrudur.

Demem o ki yeryüzündeki cennetindir KIRK aslında. Süregiden herşeyin seyrinin değişeceği zamandır. Üstelik tüm bunları kağıt üzerinde değil gerçekten yaşarsın.

Ayrıca sen şanslı insanlardansın. Bu hayatta en tutkulu olduğun şeyin aslında gözünün önündeki olduğunu anladın, yazmanın peşinden gitmeye karar verdin…

İşte bu yüzden korkma insancık korkma canimou!” dedi aynı kitapta ki gibi.

Ne çok sevmiştim ben o kitabı. Anneannem öldüğü sene okumuştum, sığınmıştım kitaba. En kimsesiz hissettiğim zamanda kucaklamıştı kitap ve içindeki karakterleri.

Gözlerime dolan yaşları bıraktım artık, ağlamaya başladım.

Kocaman kocaman gözyaşı damlaları indi yüzümden

aşağıya.

İçimi çeke çeke ağlarken o kahve yapmaya devam ediyordu.

Hiç gelmedi yanıma, sarılmadı.

Ağlama geçer demedi.

Bıraktı ağlayayım, boşaltayım içimi.

Hemen iyi hissedeyim diye uğraşmadı. Zaman verdi bana. Çok iyi geldi.

Gidene ağlanır, korkunca ağlanır, iyi olmak için ağlanır, hiç sebepsiz bile ağlanır biliyordu. Anlamlı bir sessizlikle kaldı.

“Derin nefesler almayı unutma,” dedi sadece fincanlara kahveyi koyarken.

Yanıma getirdi, bıraktı. Yanına da en sevdiğimden ufak bir praça bitter çikolata.

Nereden buldu hiç anlamadım. En sonuncu çikolata paketini aç olan duygularımla yiyip bitirmiştim dün akşam.

“Bak, güneş doğuyor, senin için, bizim için. Ben 30 ların toplanmasına yardım edeyim de güzellikle gönderelim onları. Sonra iyi ki doğacağız birlikte her

yeni güne, her yeni an’a.

Hayat, bu yaşanmışlıkla, iyi kötü tüm yaşadıklarımıza sımsıkı sarılıp yepyeni hali ile şimdi başlıyor aslında dedi göz kırparak.”

Müziği açtı, Arturo Marquez Danzon No:2 çalıyordu.

Sabahları en çok bunu dinlemeyi sevdiğimi de biliyordu demek.

Yanıma da çantasından çıkardığı bir şiir kitabı bıraktı. İçeriden merhaba kızlar diyen cıvıltılı sesi gelirken ben çoktan kahvemin ve kitabın büyüsüne dalmıştım.

Arkama dayandım, açık pencereye döndüm yüzümü. Nefesimi içime çektim.

Kitabın 40. Sayfası kıvrılmıştı. Kıvrık üçgenin olduğu yerde gia sena* yazıyordu.

………………………………………….

Küçük heyecanlara paydos ,

Çünkü rüzgarla aynı yaştayım

Çünkü güneş kardeşim

Bir ırmakla sevişmekteyim

Bana artık dingin olmak

Bana yalınlık yaraşır

İçimde şiirin güzelliği

Yaşamak sevinciyle yarışır

Güzeller güzeli ömrüm

Sana gitgide sevdalanıştayım

Nice emeklerle dokunmuş

Bir ince , bir nazlı nakıştayım

Küçük tasalara, tutkulara paydos

Çünkü evrenle aynı yaştayım

Başsız sonsuz doyumsuz

Bir başdöndürücü akıştayım …

Ataol Behramoğlu

*gia sena ; senin için

06.04.2017 – Seçil G. Mehmetoğlu

 

 

Henüz Yorum Yok.

Yorum yapmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir