Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

MAYDANOZLU EKMEK

– Farkına varmaktan ölünür mü, ne dersin anne? İnsan, farkındalıktan ölebilir bence. Böyle çok şey farkedince nefesin kesilir gibi olmuyor mu senin de?

Elindeki bir demet maydanozu tel tel ayıklarken hayata ait tüm dikkatini ona vermiş gibiydi annem.

-Öyle şeyler farkedersin ki nefesin kesilir hani bazen. İçin cız eder. Öğrendiklerin yeniden anlam kazanır. Değişirsin.

Derin bir iç geçirdi annem. Yıkarken iyi görebilsin diye burnunun yarısında duran gözlüklerinin üzerinden maydanoza ve oradan da kimbilir nelere  odaklanıyordu benim söylediklerim dışında.

– Nasip gibi işte. Sen dersin ya hep “nasip”. Bu da öyle nasibinin yettiği kadar. Oradaki hikayeni tamamlamışsındır artık. Aslında ölmemişsindir de farkettiğin anda eskiden farketmediğin tarafın ölüverir. Sahne biter. Yeniden başlarsın.

– Dolaptan peynir tabağını çıkarsana.

Yine iki cümle arası aldığım nefese sızıp bir iş vermişti. Kalkıp ayaklarımı sürüyerek gittim buzdolabına.

– En üstte sağda kalan peynirleri topladığım bir tabak olacak. Alt peynir çekmecesinde de kaşar var.

– Tamam biliyorum. Rendeleyeyim mi bunları ?

– Sen bilmezsin, yaparım ben.

Bana laf yetiştirirken, maydanozların sirkeli su da yıkanmalarını bitirmiş, küçük küçük kesmek için parmaklarını ve bıçağın açısını hazırlıyordu tahtada.

“Sen bilmezsin” aslında tam olarak, “burası benim ve istemediğim sürece kimse karışmasın”ın yerine konmuş tırnak içinde bir nezaket sözcüğüydü. Peynir rendelemeyi bilmiyordum henüz belki ama mutfak konusunda anneme teslim olmam gerektiğini biliyordum. Hoş zaten bu konuda annemle bu savaşı kazanabilecek bir insan da henüz doğmamıştı. Çünkü annem hiç bir konuda savaşa girmez, kendi açısından yayını yapar sonra da tüm alıcıları kapatırdı.

Ben de kendime bir bitki çayı demleyip çantamdan çıkardığım bilgisayarımla mutfağın orta tezgahında ki sandalyelerden birine yerleştim. Bizimki çoktan doğradığı maydanozları herşeyin karışacağı kutsal kaseye boşaltmış, gözlükleri bir kenara bırakıp peynirleri rendelemeye başlamıştı bile.

– Tiyatroya mı çıkıyorsun sen ?

– …..!????

– Sahne biter dedin ya biraz evvel.

– Hayır anneciğim, farkettiklerimizden bahsediyorum ben. Bir şeyi farkedince yaşadıklarımdan örnekler veriyordum.

– Ne bileyim kızım, daldan dala atlayan keklik gibi bir ondan bir bundan bahsedince.!

– Yani diyorum ki bir şey farkedince hayatında, eskiyi bırakman gerekir. Eskiyi bırakırken yeni yaşamına geçene kadar bir süre nefes alamıyormuş gibi hissedersin. Bırakmak kolay değil sonuçta. Bırakırken kendinle ilgili gözünün önünde duran herşeyi görmeye başlarsın. O zaman da farkındalıktan ölüyorum dersin. Hani sen çok yorulunca yorgunluktan ölüyorum derken hissettiklerinle aynı. Aslında ölmüyorsun ama işte…

Birden beni dinlemediğini farkedip, hayal kırıklığı ile nefessiz, gereksiz ve uzun konuştuğumu düşünüp sustum. Peynir mi olsam, diye geçirdim içimden bir an. Ya da annemin çay kaşığından tut, fırınına kadar sevdiği mutfağında birşey olmak istesem ne olurdum acaba diye sordum kendime.

–   Ne peyniri? dedi annem.

–   Ne!!?

– Kızım peynir olsam dedin ya Allah Allah. Bir tuhaflık var sende bugün.

– Ha evet, çedar peyniri olayım ben o zaman. Ya da beyaz peynir şöyle tam yağlı.

Gözlüklerinin üstünden baktı bir an, sonra da bakışlarını devirerek elindeki işe çevirdi.

– Diyorum ki annem, ölüm sadece bedenin ölümü ile olmuyor. Bir de kendi gerçeklerinle yüz yüze gelince ölüveriyor bir yanın.

Annemin telefonun çalma sesi girdi araya bu sefer de.

– Ne ölümü evladım Allahını seversen. Bakıver şu telefona hadi ellerim kirli.

Annem beni dinlemiyor ile başlayan ve dinlemek fiillerinin halleri ile bir oraya bir buraya çarpılıyordum yine. Yine farkına varmaktan ölüyordum mesela ben de şu an.

“ Kimmiş” diye sormayı da ihmal etmedi rendelenmiş peynirleri de maydanozların yanına aktarırken.

– Asude diye biri.

– Tamam ararım ben onu. Asude Teyzen kızım işte. İstersen aç, sen de bir merhaba de.

Sanırım kadını en son 30 sene önce falan görmüştüm. İçimde de şöyle bir kadın yoktu ki benim; açsın o telefonu da; “Asude Teyze’cim nasılsın, çok bin yıldır görüşmedik ama ben açayım da Asude Teyzem’e bir merhaba diyeyim dedim telefonda isminizi görünce” diyerek muhabbet başlatan. En kısa sürede bir araya gelelim deyip gün kararlaştıran. Annesinin niye açamadığını, bütün aile bir araya geliyoruz hazırlığını ballandırarak anlatan. Annesinden selam da iletirken, “tabi tabi arar o sizi çok öptümmm” diyerek cıvıltı ile noktayı koyan.

Olsa eminim annemin mutfağında baş köşede dururdu o ayrı, ama yok. Onun yerine telefonun yan düğmesinden sessize alan bir kadın var benden içeri. Ondan da böyle ölüm, yaşam, gerçek, farkına varmak gibi acaip acaip laflar çıkıyor. Böylelerinin ise bizim mutfakta hiç yeri yok.

– Asude Teyze’nin kızı üçüncüye hamile.

– ?!!!!!!!!!!!!………………..

Nasıl baktıysam artık. Annem, bir yumurta almak için açtığı buzdolabında, “dur bir tane de domates çıkarayım açmışken” deyip pazara gitmiş kadar zaman geçirdi içeride. Çıktığında ise  ben çoktan bilgisayarıma gömülmüş, pes etmiş ve vazgeçmiştim.

Konuya yeni yeni ısınan annem aldı bu sefer sazı eline. “Eee tiyatro diyordun. Ölüm deme de kızım. Yüreğim kaldırmıyor. Anlat bakayım şunu baştan bir daha bana.” Bu arada çıkardığı domatesi yataydan ikiye kesip rendelemeye başlamıştı bile. Aynı anda nasıl bu kadar şeyi bir arada yapabiliyor  kısmı tez konusu olacak nitelikteydi. Ben ikizlere aynı anda yemek bile yediremezken o mutfağında bin kaplan gücünde dolanıp beni de maydanozlu ekmeklere harç yapıyordu.

Derin bir nefes alıp bir kere daha, bir gayret denedim şansımı.

– Anne ben bir yol ayrımına geldim aslına bakarsan. Bu hayatta beni mutlu eden şeyleri düşündüğümde kendime farklı bir yol çizmeye karar verdim. Şu anda yürüdüğüm yolun bittiğini ve sona geldiğimi hissettim. Farkettiklerim var ve bunlarla devam edemedim. Değiştirmek istediklerim vardı ben de değiştirdim.

Kendimi anneme anlatmak için gösterdiğim kutsal çabayla akan metaforlar, betimlemeler, tamlamalar, kelimeler de kutsal kasenin içine dökülüyordu. Rendenin kırt kırt sesi gitgide hızlandı. Bir an durdu, domatesin artık delinmiş kabuğunu bir kenara bırakıp diğer yarısına geçip aynı hızla devam etti. Belli ki kendince tahmin ettiği geleceğim noktadan korkuyordu.

“Çok yoruyorsun sen bu aralar kendini. Ondan mı acaba bu kafanın karışıklığı? Ailecek bir tatile mi çıksanız? Kocanla aran nasıl?” diye sormayı ihmal etmedi domatesleri kaseye, diğerlerinin yanına boşaltırken. Aileme ve kocama nasıl geldik biz buradan acaba diye düşünürken bir süre sessizliğimde bekledim. Çat sesi ile irkildim. Son olarak kaseye giren bir yumurta, malzemelerin tamamlandığını ve artık alımların kapandığına dair haber veriyordu. Ben de kapanışı yapmak için devam ettim.

– Anne, ben bu zamana kadar üstüme giydiğim tüm gömlekleri, sıfatları bıraktım. İşi bıraktım. Ölümü fiziksel algılama lütfen ama bir tarafımı öldürdüm ve yeniden doğurmak istediklerim var. İşte farketmek böyle öldürüyor insanı. Bir yerin ölüyor, Bir yerin ise yeniden doğuyor. İş kadınlığımı öldürdüm, yazarlığımı doğuracağım. Şu anda tam o nefes alır, almaz noktasındayım aslında.

– Saçmalıyorsun kızım sen yine garip garip. Anlamıyorum ki hiç bu dilde konuşmaya başladığın zaman. Kim ölmüş, niye ölüyorsun. Allah’ın bahşettiği nefesi alsana sende herkes gibi. Güzel laf çıkarsana ağzından. Hem ne demek tüm bunlar? Ne demek işi bıraktım? Kocan ne dedi? Ne yapacaksın peki?….

Annemin, dilimlenmiş bayat ekmekleri fırın telinin üzerine serdiği yağlı kağıda hızlı hızlı dizerken söyledikleri o kadar tanıdıktı ki. Demek ki tüm bunlar, beynimde bu kararı alırken söylediklerimin hepsi annemin sesiydi.

– Ne istiyorsun anlamıyorum ki sen daha evladım? Neyse iş bu bırakılır, başlanılır. Kocan ne dedi peki ? Asıl ailen önemli olan zaten. Diğerleri geçici şeyler. Çalıştın bunca zaman da ne oldu. Yorgunluk, hep yorgunluk. Yazmak ta nereden çıktı şimdi? Hem ne yazacaksın 40 ından sonra?

Son ve vurucu cümlelerdi artık bunlar. “Kırkından sonra, otur evinde, istersen çık, gez, dolaş, dinlenirsin hem, yazmak işten de sayılmaz nasıl olsa”lar akıyordu harcın içine. Tüm bunlar kişisel yolculuklarımı, öğretilerimi, meditasyonlarımı, analizlerimi bir kenara fırlatıp, “Anne beni ne zaman dinleyeceksin? Ne zaman duyacaksın? Yaptıklarımı ne zaman önemseyeceksin?” diye çocuk gibi ellerini halıya vura vura ağlamak istememe neden oluyordu. Buzdolabında ve masada ne varsa mideme indirmemi sağlayan cümlelerdi bunlar.

Kutsal kasede, koyduğu tüm malzemelerle birlikte beni de kaşıkla harmanlayan annem sessizleşti giderek. Sorduğu sorulara cevap vermedim. O da cevap beklemiyordu zaten. Onun yerine harmanlanmış malzemeyi ekmeklere kaşıkla aktarırken bana da aktarımlarını tekrarlamayı tercih etmişti.

Nefes alıyordum, sağlıklıydım. Tamam biraz kilom vardı ama bu kadar da sorun değildi bu. Beni çok seven, her dediğimi yapan, içkisi kumarı olmayan, evine bağlı gül gibi kocam ne diyordu bu duruma. O güzelim kocadan yapılmış gonca güllerden güzel iki çocuğum, elimde altın bileziğim, çok güzel bir kariyerim, evim, arabam vardı. Kocam sorun etmedikten sonra onlara neydi tabii de. Ne gerek vardı şimdi bunlara. Bu hayat bana böyle güzel bahşedilmişti. Daha ne istiyordum ki ben. Bu eğitimler çok değiştirmişti beni. Bir süre ara mı verseydim. Sahi ne diyordu kocam. Kızmamıştı değil mi? Ne yazacaktım? Bizi mi yazacaktım? Elalemin diline düşürmeden olsundu. Ah bu ben, benim yerimde olmak isteyen kaç kişi vardı biliyor muydum. Hem nereden çıkmıştı bu yazmak yine. Çocukken de yazar dururdum ben böyle…

Fırının orta katına yerleştirdiği fırın teline, 25 dakika, 175 dereceye ayarladığı düğmelerine, fırın eldivenlerine fısıldadım; “Siz anladınız beni, anlatırsınız.”

– Hadi dedi, tabakları hazırlayalım, aç gelir herkes şimdi. Fırının sadece üstünü mü açmışım bir bakıver annecim.

“Evet!” dedim sımsıkı kilitlediğim dişlerimin arasından.

– Hayırlısı olsun kızım. Ağzında geveleyip duracağına direk söylesen anlayacağım hemen. Siz böyle mutluysanız madem. Dene bakalım bunu da bir. Olmazsa geri dönersin ne yapalım. Kocanla konuşun da kızım aman. Ona haber vermeden birşey yapma emi çocuğum.

Beni dinlemeyeceğini bildiğim bir paragraf daha kuracak gücüm kalmamıştı artık. Tabakları yerleştirirken sofraya mı koysam, yoksa maydanozlular pişmeden masada ne varsa masa ile birlikte mideme mi indirsem diye düşünüyordum. Yoğun bir maydanozlu ekmek kokusu sarıyordu etrafı. Ve ben bu kokuya çocukluğumdan beri teslimdim. Haftasonları ne zaman bir araya gelsek akşam yemeğinden önce beş çayıyla, çocuklara limonata ile hazırlanırdı bu maydanozlu ekmekler. Hiç yoksa iki dilim, toklukta çok güzel koktu bir parça alayım, gözünün yaşına, acıkmış karnına, öfkene, derdine, sevincine eş olurdu, deva olurdu bir tadımlığı.

Birazdan babalarıyla basketboldan aç kurt gibi gelecek olan ikizler, yürüyüşten gelen babam, Amerika’dan henüz dönmüş kardeşim, kocası ve yeni doğmuş bebekleri ile hep birlikte bu masanın etrafında tüm insani hallerimizle maydanozlu ekmek yiyeceğiz.

Ve hepimiz ilk dilimlerimizde bir süreliğine herşeyi bir kenara bırakıp aynı anda ve aynı duygularda olduğumuz nadide anlardan birini yaşayacağız.

Annem, benim işi bıraktığımı, kocamla birlikte tüm aileye en uygun zamanda açıklamama fırsat bırakmadan, çayı koyarken maydanozlu ekmeklerin tam ortasına sonuç cümlesi ile dan diye bırakıverecek.

Babam konuyu en ince ayrıntısına kadar dinleyip, kendi iş hayatından çeşitli örnekler vererek böyle hareketlerin cesurluğunu ve önemini anlatacak.

Kardeşim yıllardır yapacağım dediğimi yaptığım ve tüm bu süreçlerde kendimi ona o uzaklıktan bile anlatabildiğim için hiç şaşırmayarak ama büyük bir sevinçle dinleyecek.

Ben yine kendimi annem dışında herkese, maydanozlu ekmekler dahil anlatabileceğim. Ama bir tarafım O anlamadığı için yine eksik kalacak. O eksik tarafımı tamamlamaya çalışırken daha çok gelişeceğim, belki de genişleyeceğim.

Bunlar hiç bitmeyecek, aynısını farklı şekillerde benim çocuklarım da bana, bir çok çocuk ta annesine, babasına ya da kiminle büyüdü ise ona yapacak. Bunlar hikayeler yazdıracak, geliştirecek, soracak, sorgulatacak, anlatacak, ağlatacak, güldürecek.

Annenin sana değemeyen eli, fırından yeni çıkmış ve nar gibi kızarmış maydanozlu ekmeğe değecek. Seni her yaşadığına rağmen bir süre teslimiyette tutup, illaha ki savaşlarını bir kenara bıraktıracak. Gücünü toplayıp yeniden başlayana kadar sıcak ve şefkatli bir mola olacak.

4 Responses
  • Selda Çokbilen
    Eylül 15, 2018

    Okudum Maydonozku Ekmegi.. ben senin yazdıklarını okurken “sendeki pek çok seyi ” okuyorum..
    Seviniyorum biyor musun; içindeki varoluş gerceginle bulustuguna ve anlaşılır, sade, mizahi bir dille bizlere.. diğerlerine “Yalniz degilsiniz.. değiliz ” diyeceksin en güzel en insanca lisanda..
    Hadii.. bekliyorum.

    • Seçil Güven
      Eylül 20, 2018

      Seldacığım;
      Çok derin kadınsın, gözlemlerin ve hislerin öyle kuvvetli ki, senden bunları duymak çok iyi geldi.
      Yazamaz hallerdeyim çoğunlukla ama yazmanın bu halini bile seviyorum.
      Peşindeyim, takipçinim, okuyucunum. Yalnız değiliz değil mi. Hepimiz, kendi hikayelerimizi doldurup çantamıza birbirimizin hikayelerinde evriliyoruz.
      Geliyorum, sen yürü ve öncülük etmeye devam et…

  • Gizem Ardıç
    Ekim 1, 2018

    Sıcacık, esprili, sürükleyici, gerçekçi… Bana çok iyi geldi.
    Yüreğinize, kaleminize sağlık!
    Sevgilerimle…

    • Seçil Güven
      Ekim 2, 2018

      Sevgili Gizem, paylaşımın için teşekkür ederim. Senin de bakışına, kalbine sağlık.
      Benden de sevgiler

Yorum yapmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.