E-Bülten Aboneliği



Yeryüzündeki Cennetime
07 Nisan 2017/648 Görülme

Zil çaldığında ortalık darmadağınıktı. 
Oraya buraya atılmış kıyafetler, ayakkabılar, sırt çantaları, anı defterleri, fotoğraflar, yazılar ama en çok kitaplar. 
"Toplanmadınız mı hala, geldiler ama."
"Ay hayır yok toplanamadık tabii ki, kolay mı?" dedi hepsi bir ağızdan.
"Hay Allah, nasıl yapsak, gelenleri nereye alacağım?"
"Beklesinler biraz lütfen, bunca beklemişler, elbet gideceğiz” dedi içlerinden 8 ve 9 numara aynı anda. 
Kızgın gibiydiler, biraz da kırgın sanki. 
"Ağladınız mı siz bakayım" dedim yanlarına gidip. 
"Ay rica ederim fazla yaklaşma," dedi 5 numara , ağlamaktan kıpkırmızı olmuş güzel gözlerine bakmama izin vermedi, eliyle durdurdu beni. En çok O’nunla anlaşırdım. 
Hepsi birdi benim için ama hem Ada’dan, hem de kendi yolculuğumun başlangıcı saydığımdan aramızda çok özel bir bağ vardı. 
Ellerimi açtım iki yana teslim olmuş gibi, "peki madem" dedim, çıktım odalarından. 
O sırada çalan kapı geldi aklıma.  Zil bir kere çalmıştı, acaba yok sanıp gitmişler miydi?
"Olur mu hiç, gelen geri gider mi? saçmalama!!!  diye düşünüp aynı anda “geliyorummm" diye seslendim.  Ah benim bu emin olmama rağmen garantiye alma isteklerim. 
Alalacele açtım kapıyı. 
Bekliyordu, gülümsedi ben kapıyı açınca. 
Bir küçük turuncu valiz, bir de çiçekli el çantası ile karşımda duruyordu. 
Kendinden emin, başı dik ve biraz mağrur görünüyordu. 
“Merhaba," dedi. Görüntüsünden beklenmeyen bir içtenlik vardı sesinin tonunda.
"Size de merhaba," dedim biraz şaşkın.
Girmek üzere hafifçe adım atınca sonuna kadar açtım kapıyı. 
Açmayıp ne yapacaktım ki? O’nun da izin ister gibi bir hali yoktu zaten.
İçeri girip yanımdan geçerken kahverengi, hafif dalgalı saçlarından dağılan nergis kokusu doldu burnuma.
Valizini girişe koydu, çantasını ve elinde tuttuğu uzun ince hırkasını masanın üstüne bıraktı.
Ayakkabılarını çıkarmadan, izin istemeden ve bunun tereddütünü bile yaşamadan öyle olduğu gibi girdi içeriye.
Sanki kırk yıllık eviymiş te her köşesini biliyormuş gibi pencerelere doğru yöneldi.
İki eliyle perdeleri çekti kenarlara, kaldırdı pencerelerin kollarını, onları da itti yanlara doğru.  
O’nun o hareketini beklermiş gibi de arsızca girdi içeriye rüzgar, çiçek kokuları getirdi yine beraberinde 
Bilerek mi yapıyordu acaba? Ben en çok çiçek kokusu severdim.
Sürekli nereden geldiğini anlayamadığım ama en çok nergis, beraberinde yasemen, leylak kokularının karışımı ile beni büyülemeye mi çalışıyordu? 
Beyazın üzerinde minik turuncu, mavi çiçeklerden gömleği, siyah dar paça kapri pantolonu, siyah babetleri ve yuvarlak kemik gözlükleri ile öylece dikildi bir süre pencerenin önünde. 
Ne düşünüyordu acaba, hayretle izliyordum. Ne şahane görünüyordu. Sadeliğin ihtişamını izliyor gibiydim.
Hem gözlerimle, hem ruhumla O'na kilitlenmiştim. 
Saçlarını toplarken tepesinde yüzünü bana döndü. 
Aynı anda karşılıklı göz göze gelince gülümsedik birbirimize. 
Ben O’nun kendinden bir an bile tereddüt etmeyen ve ne yaptığını bilen hallerine hayranlıkla, O’da benim şaşkınlık içerisinde sürekli boyutu değişen gözlerime ve komik yüz ifadelerime muhtemelen… 
Öyle tazecik, öyle güzel, öyle hayat dolu görünüyordu ki çok şaşırmıştım gerçekten.
Ben nasıl görünüyordum acaba. En son aynaya ne zaman bakmıştım hatırlayamadım.
Biraz utandım pejmurde hallerimden, çekiştirdim üstümdeki eşofmanları. 
Pencerenin kenarındaki ikili koltuğa oturdu önce.
"Kahve içer misiniz?" diye sordum.
Elini yanındaki mindere koyup iki defa pıtpıtladı oturmam için. 
-Gel, birazdan içeriz.
Gittim oturdum yanına.   
Elimi tuttu, kulağıma hafifçe eğilip, 
"Korkma insancık korkma" dedi.
Geri çekildim, "kendimden korktuğumu mu düşünüyorsun?" diye sordum endişe ile 
Evet dedi sakince, iki eliyle avuçlarının arasına aldı ellerimi. Sıcacıktı. 
"Kendi gücünden nasıl korktuğunu, ortaya çıkarmamak için uğraşlarını, ve hatta bu zamana kadar okuduğun tüm kitapları, en sevdiğin yazarları, izlediğin tüm filmleri, neler hissettiğini, çıkardığın, çıkarmadığın tüm yazılarını, en sevdiğin şarkıları, yaşadıklarını, seni üzenleri, mutluluklarını, öfkelerini, fikrinin nasıl değişeceğini ve seninle ilgili bir çok şeyi biliyorum"dedi. 
"Ama bir o kadar da bilmiyorum aslında çünkü buraya kadar tırmanıp topladıklarınla, kucaklarına, ceplerine doldurduklarınla, yaşadıklarınla, duygularınla ne yapacağımızı, neyi ne zaman ve nasıl kullanacağımızı birlikte göreceğiz. Tam 40 yıldır izliyorum seni" dedi ve yanımdan kalkıp mutfağa doğru gitti. 
Kokusu hemen yanıbaşımda kalmıştı. Mıhlanıp kalıyordum ben çiçek kokusu duyunca. 
Çekmeceyi açıp kahve çıkardı. 
O kadar olağandı ki her davranışı, bırak ben yapayım diyemedim. Oturduğum yerden sadece dinleyip, izleyebildim.
Sanki ben misafir o evsahibesiydi artık. Hem de ne ev sahibesi, bildiğin madam.
Kokudan uyuştu beynim herhalde diye düşündüm.
"Biliyor musun, 40 büyülüdür," diye devam etti hiç ara vermemiş gibi. 
Bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır mesela, 
Olgunlaşmak için 40 fırın ekmek ye derler,
Bir yastıkta tam 40 yıl kocamanı dilerler,
Masallarda düğünler 40 gün 40 gece sürer,
Beden susuzluğa ancak 40 gün dayanabilir,
Kutsal metinlerde 40 gün veya 40 yıl arınma bekleme veya hazırlanma süresidir,
Kartal bile 40 yılın ardından hazırlanır yeniden doğuş uçuşuna,
Daha bunun gibi bir çok sembolü tüm dinlerde ve kültürlerde sayabilirim sana.
Bununla birlikte çizgilerinin her biri ayrı güzel olur 40’ından sonra. 
İnsanların ne düşündüğünün çok bir önemi kalmaz, herkesi olduğu gibi kabul edersin en çok ta kendini. 
Ne istediğini iyi bilirsin ama neyi istemediğini daha da iyi bilirsin. 
Deneyimlerine daha çok kulak verir, hata yapmanın da bir gün mutlaka bir yerde işe yarayacağını düşünürsün. 
Hiç bir şeyi geçiştirmezsin ama gereğinden fazla da zaman harcamazsın. 
Kendine iyi gelecek davranışları, yiyecekleri, kıyafetleri, ortamları, insanları bilir, yenisini de dener ama sevdim diye de ayağını dar bir ayakkabıya sokmaya kalkmazsın. 
Rakamlar, kilon, yaşın, boyun, zamanın olmaktan çıkar. Çünkü kendi değerini, kalbini, kafanı ve sağlığının ölçüsüzlüğünü anlamış olursun. 
Rakamları değil bedenini, aklını ve kalbini dinlemeyi öğrenirsin. 
Yapamadığın, yetişemediğin şeyler için suçluluk duymaktan vazgeçersin, olduğu kadar der, devam edersin.  
Aşkın huzurlu olur, anlayışın artar, küs kalamazsın. 
Aileye ve arkadaşlığa bakışın da değişir, yaklaşımın da. 
Zekanın da birden bire artacağı doğrudur. 
Demem o ki yeryüzündeki cennetindir KIRK aslında. Süregiden herşeyin seyrinin değişeceği zamandır. Üstelik tüm bunları kağıt üzerinde değil gerçekten yaşarsın. 
Ayrıca sen şanslı insanlardansın. Bu hayatta en tutkulu olduğun şeyin aslında gözünün önündeki olduğunu anladın, yazmanın peşinden gitmeye karar verdin... 
İşte bu yüzden korkma insancık korkma canimou!” dedi aynı kitapta ki gibi.  
Ne çok sevmiştim ben o kitabı. 15 yıldır her gün anıp, her gün bir cümlesini kulağıma küpe yaptım...
Gözlerime yaşlar doldu hatta hücum etti birden, ağlamaya başladım.
Kocaman kocaman gözyaşı damlaları indi yüzümden aşağıya.
İçimi çeke çeke ağlarken o kahve yapmaya devam ediyordu.  
Hiç gelmedi yanıma, sarılmadı. 
Ağlama geçer demedi. 
Bıraktı ağlayayım, boşaltayım içimi. 
Hemen iyi hissedeyim diye uğraşmadı. Zaman verdi bana. Çok iyi geldi. 
Gidene ağlanır, korkunca ağlanır, iyi olmak için ağlanır biliyordu. 
"Derin nefesler almayı unutma," dedi sadece fincanlara kahveyi koyarken.  
Yanıma getirdi, bıraktı. Yanına da en sevdiğimden ufak bir top bitter çikolata.
Nereden buldu hiç anlamadım. Evde bitmişti. 
“Bak, güneş doğuyor, senin için, bizim için. Ben 30 ların toplanmasına yardım edeyim de güzellikle gönderelim onları. Sonra iyi ki doğacağız birlikte her yeni güne, her yeni an’a.
Hayat, bu yaşanmışlıkla, iyi kötü tüm yaşadıklarımıza sımsıkı sarılıp yepyeni hali ile şimdi başlıyor aslında dedi göz kırparak.”    
Müziği açtı, Danzon No:2 çalıyordu, sabah en çok bunu dinlemeyi sevdiğimi de biliyordu demek. 
Yanıma da çantasından çıkardığı bir şiir kitabı bıraktı. 
Arkama dayandım, açık pencereye döndüm yüzümü.
Kahvemden bir yudum aldım, gözyaşlarım akıyordu hala, açtım kitabı, okudum 40. sayfasını;

Küçük heyecanlara paydos
Çünkü rüzgarla aynı yaştayım
Çünkü güneş kardeşim
Bir ırmakla sevişmekteyim

Bana artık dingin olmak
Bana yalınlık yaraşır
İçimde şiirin güzelliği
Yaşamak sevinciyle yarışır 

Güzeller güzeli ömrüm
Sana gitgide sevdalanıştayım
Nice emeklerle dokunmuş
Bir ince , bir nazlı nakıştayım

Küçük tasalara, tutkulara paydos
Çünkü evrenle aynı yaştayım
Başsız sonsuz doyumsuz
Bir başdöndürücü akıştayım …

Ataol Behramoğlu 

06.04.2017 - Seçil 
< Önceki YazıSonraki Yazı >

Yorumlar

Henüz Hiç Yorum Yapılmamış...

Yorum Yazın

İsim Soyisim
E-Mail
Yorum
Gönder
Yorum Kuralları
1 - Yaptığınız yorumun, yazıyla alakalı olmasına özen gösteriniz
2 - Yazım ve dil bilgisi konusundaki hassasiyetinizi yorumlarınızda da gösteriniz.
3 - Her zaman nazik bir üslup kullanmaya özen gösteriniz.
4 - Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, site sahibi yorumunuzu yayınlama ya da yayınlamama hakkına sahiptir.

E-Bülten Aboneliği



Copyright © 2017 | ADA YAZILARI - Tüm Hakları Saklıdır.